istanbul escort istanbul escort bayan
Tayfur Avcı

Tayfur Avcı

28 Nisan 2026 Salı

BİZİM TÜRKÜCÜ AHMET (ALTINSES)

BİZİM TÜRKÜCÜ AHMET  (ALTINSES)
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bir öksürük sesi ki bütün Cumhuriyet Mahallesi, bütün Kozan uyandı. Babam, küfretmeden “Uyanın!” diyor ev ahalisine ama öksürük değil, ejderha kahkahası mübarek… Yatağın içinde doğruldum, uzattım elimi hep aynı yerdeki Beko marka tek kaset çalarlı teybe; yanında Maltepe sigarası, kibrit ve kül tablası… Teypteki oynat tuşuna basıp keyiflendim. Müslüm Gürses’ten “Mahsun Kul” şarkısı; eşlik ettim, sigara daha lezzetli oldu. Teybi kapattım, söylemeye devam ettim… “Ben mükemmel bir sanatçı olmalıydım,” dedim.

Çatlama, patlama, el yüz yıkama faslı… Giyip kruvaze yaka yeşil takım elbiseyi, ayna karşısında kendime baktım. Dip boyası gelmişti saçımın. Arkadan babam geçti, beni tepeden tırnağa süzdü ve seslendi: “Düğüne mi gidiyon pezevenk, taplada yeşillik mi satacan? Senin olmayan aklını sikeyim!” dedi.

Tek ses etmedim; haklıydı. Anamın elini öptüm, bahçedeki üç tekerli tablaya baktım. Babam erkenden kalkıp gitmiş, halden yüklemiş yeşillik namına ne varsa, birkaç da kasa portakal… Döver, sayar ama yine de kıyamaz bana…

Babasından düşen son tarlayı da satıp “Kaset çıkaracağım” diyerek gittiğim İstanbul’da dolandırılıp, bir ay hamallık yapıp geri döndüğümde; gözüne baktığımda gördüydüm bir babanın hayal kırıklığını nasıl yaşadığını…

30 küsur yaşındayım. Bazen tekme tokat döver beni, tek bir ses etmem… Ağlamak düğümlenir boğazımda; kaleme, kağıda sarılır şiirler yazarım, akordu bozuk bir bağlamada güfteler üretirim kendimce…

Andıl Caddesi’nden Tahtakale’ye, Kör İsmail’in petrolünden Adnan Menderes’e… Aşağı ve yukarı çarşı, büyük cami önünde bir çay içimi, akabinde istek gelirse en sevdiğim şarkıları söylerim… “Yaşa var ol, helal lan sana Ahmet Altınses!” sesleri… Her defasında özene bezene girdiğim hastaneden yamuk yumuk çıkıyorum… Doğduğum zaman, zaman değil ki anasını sikeyim! Doğduğum güne küfrediyorum… Hep o geç kalmışlık hissi… Hep o yokluk ve imkansızlık senfonisi…

Bir gün göç yolundaki çekirdekçi Arap Mustafa beni görüp, “Sen yarışmaya başvurdun mu Ahmet?” dedi. “Ne yarışması?” dedim. “Adana geneli ses yarışması varmış, kasetçiler, plakçılar gelecekmiş, ben de başvuracağım,” dedi.

“Masraf neymiş?” dedim. “Çok bir şey değil, 250 bin lira,” dedi; ’98 senesi için iyi paraydı…

Bir düşündüm; birinci geldiğimi, kasetimin çıktığını, babama “Bak başardım” dediğimde bana gururla bakışını, anama aldığım elektrik süpürgesiyle bana duacı olduğunu falan filan… Mahalleye gelmişim; hiç sekmez, akşama doğru hep böyle olur, hayaller kurarım ünlü bir sanatçı olduğumu, filmler çektiğimi falan filan… Ama bugün başkaydı, hissediyordum kazanacaktım. Eve geldim, anamın elinden öptüm. Babam hasılatı istedi, saydı saydı bir balya parayı; eline sağlık demedi. “Yarın sen git gel, bir gün de işe yara, siktimin seklem akıllısı!” dedi.

“Tamam babacığım,” dedim. “Ne karı gibi konuşuyon lan!” dedi… Sustum… Anam göz etti, “Sus” dedi… Her zamanki gibi sustum…

Babam yatsı namazına gittiğinde anama yalvardım: “Para lazım, kele ana,” dedim. “Sus,” dedi. Yüklükteki en kalın döşeğin arasına elini soktu, bir mendil içinde 5 çeyrek, biraz da para… “Bu kefen param benim,” dedi, “oradan buradan arttırdım, bu kadarını biriktirdim, al senin olsun,” dedi.

Kuyumcu Münir’de bozdurdum altınları, parayla birlikte 300 bin lira etti. En güzel takım elbisemi giyip düştüm Abidinpaşa Caddesi’ndeki pasaja… Bir kuyruk var ki bir ucu pasajda, diğer ucu Taşköprü’de… Akşama kadar aç susuz bekledim. Sıra bana geldi; pasajdan çıkanlar bir uzun Amerikan arabasına binip, “Yarın yine gelin” dediler. Bir sabahçı kahvesinde sabah ettim, ceketimi sandalyeye astım ki kırışmasın… Yarı uyudum, yarı uyanıktım…

Sabah olmadan bekledim pasajın önünde…

Başvurumu yaptım, parayı da peşin verdim. “Ön mülakat bu,” deyip bir de şarkı söylememi istediler. Boynu olmayan, göbekli, elleri ince ve küçük bir adam vardı; galiba en kodamanı buydu. Bir ara boka bakar gibi baktı bana, sonra Parliament paketinden bir sigara çıkardı, ceplerini yokladı. “Ateş var mı?” dedi, hemen uzattım, teklemedi muhtar çakmağı… “Bu bende kalsın,” dedi, “hay hay,” dedim, “ne demek efendim…” Güldüler… Kendimden emin ve mağrur, en sevdiğim şarkıyı söyledim. Bir makbuz verdiler bana, “15 gün sonra Mimar Sinan konser yerine gel,” dediler… “Erkenden orada ol…” Bir de yanına çağırıp, “Bak hele gardaş, en güzel sen söyledin, hadi iyisin,” dediler…

Babam, “Neredesin lan it?” deyip üstüme yürüdü, biraz daha küfretti. Anam araya girdi. 15 gün it gibi çalıştım, aç durdum, kilo verdim, kafamda şapka, boynumda mendil… “Yüzüm yanmasın,” dedim…

15 gün sonra Mimar Sinan konser yerinin önünde herkes gibi bekledim. Birisi bir sigara istedi, verdim; “Benim sesimi beğendiler gardaş, özellikle yanına çağırıp ‘sesin güzel, hadi hayırlı olsun’ dediler,” dedi.

Bana da dediler, diyemedim…

İki saat bekledim, takım elbise var diye yerde oturmadım. Konser yerinin bekçisi çıktı dışarı, “Siz neyi bekliyonuz?” dedi. “Yarışmayı,” dedik. “Ne yarışması?” dedi. “Ses yarışması,” dedik. “Bana bir şey diyen olmadı, bir iş var bakın burada,” dedi. Birisi anasına avradına sövdü bekçinin… O da ona sövdü… Kavga çıktı, arada kaldım. Birisi enseme vurdu, düşmüşüm, ayakkabımın teki kayboldu, pantolon çamur oldu…

Polis geldi, baktı baktı hepimize, “Şikayetçi olan varsa gelsin,” dedi, “yürüyün.” Elinde telsiz; “Dolandırıcılık konusu merkez, şahısları karakola intikal ettiriyoruz,” dedi.

Çamur olmuş pantolonumla, tek ayakkabının ökçesine basa basa yürüdüm Kozan yoluna doğru… Ağzımda en sevdiğim şarkı:

Yarım kalan sevgiye, şu emanet gülmeye, Yaşamadan ölmeye, itirazım var…

(Kurtkaya)